Benim Adım Sam

SADIK YALSIZUÇANLAR 

Benim Adım Sam 

 
On iki Temmuz İki bin iki yılında gösterime girmişti Benim Adım Sam (I am Sam) Jessie Nelson’ın yönetmenliğini yaptığı, başlıca rollerini Sean PennDakota FanningMichelle Pfeiffer, Dianne West, Richard Schiff  ve Loretta Devine’in paylaştığı bu muhteşem filmde ana karakter Sam Dawson, psikiyatristlerin “donuk zekâ” olarak nitelediği bir tür “zihinsel engelli” bir kişi. Zekâ yaşı altı-yedi civarında olduğu varsayılan ama ahlakî bakımdan neredeyse dorukta bulunan bu ana karakter, bir kafede garson olarak (engelli kontenjanından) çalışmaktadır. Evlidir. Karısı duyarsız ve evliliğinden/halinden gayr-ı memnundur. Nihayet kafede çalışırken hastaneden telefon gelir ve doğruca doğum kliniğine gider. Kızı doğar. Karısı hastaneden taburcu olur. Bir taksiye binmek üzereyken karısı otobüs durağına yönelir; Sam’i orada, bebeğiyle baş başa bırakır ve terk eder. Film ana dramatik düğümü buradadır. Artık Sam, bebekle yalnızdır. Çocuğu çilelerle büyütür, sevgi ve şefkatle sarmalar. Komşusunun, dostlarının yardımıyla yedi sekiz yaşına kadar getirir. Doğum gününde pasta yapmak için yumurtayı kırar, “özür dilerim bay yumurta” der. Donuk zekâ denilerek küçük görülen bu soylu ruh, bize filmin hemen her sahnesinde bir insanlık dersi verir. Tüm zihinsel engellerine rağmen iyi bir sosyal çevresi ve mutlu bir ailesi olan Dawson'ın asıl sorunları kızı yedi yaşına geldiğinde başlar. Kızı Lucy'nin doğum günü partisinde eve gelen bir sosyal güvenlik çalışanı baba ve kızı trajik bir sona sürükleyecektir. Çocuğa devlet el koymağa, bir koruyucu aileye vermeğe kalkışır. Sam dava açar, sonunda kazanır ve film mutlu sonla biter.

Oscar olmak üzere çeşitli törenlerde ödüle aday gösterilen film, iyilik, güzellik ve gerçekliğin saf bir kişilik üzerinden yansıtıldığı son derece etkili bir anlatıma sahiptir.  Modern(leşmiş) Batı insanını, onun insanî değerler bakımından nasıl kendisini ve dünyayı çölleştirdiğini, kapitalizmin çarkları arasında nasıl yaşamların öğütüldüğünü, insanların nasıl birbirine oyunlar oynadığını, erişkin/yetişkinlerin, sözüm ona deneyimlilerin, dış görünümü hayli parıltılı olan insanların, yaşamların, insanı sürekli ezen, üzen ve çürüten sözde kuralların, normların tümüne karşı köktenci bir eleştiri filmin dibinde sürekli kendisini göstermektedir.
Grubun hararetli bir hayranı olan Sam’ın kızı, adını Beatles’ın “Lucy in the sky with diamonds”ından alıyor. Ön adı Lucy olan kız, büyüdükçe babasının zekâsının altı-yedi yaşında donmuş olduğunu fark eder. Bu, başlarda bir gerilime ve kısmen tatsızlığa yol açsa da, babasının saf, temiz bir kalbe sahip olması, kendisiyle hiçbir babanın yapamayacağı kadar ilgilenmesi, ona tutkuyla bağlanmasını sonuç verir. Yaşanan bir tatsızlık sonrası, sosyal güvenlik kurumunun devreye girerek Lucy’yi Sam’dan koparmağa çalışması ikinci dramatik düğümdür. Bu süreçte Sam, avukat arar ve ünlü-başarılı bir kadın avukat bulur. Onun da çocuğuyla iletişim sorunları vardır, kocasıyla da arasındaki duygusal ilişki sorunludur. Sam, avukatın yaşamına da güzellikler armağan edecektir.
Filmin en ilginç sahnelerinden birisi, Lucy’ye babası ve arkadaşlarının birlikte bir ayakkabı alma sahnesidir.
Kendisi gibi donuk zekâ vb. sorunlara sahip arkadaşları Sam’i de zorlayarak Lucy’ye yeni bir ayakkabı almağa sürüklerler. Mağazaya birlikte giderler ve uzun uzun ayakkabı seçerler. Hayli denemeden sonra birinde karar kılınır. Fakat Sam’in parası yetmez. Arkadaşları ceplerindeki küçük paraları birleştirir, tezgâhtara uzatırlar. Tezgâhtar tam da burada, kendi kendine, “kesin inanıyorum Tanrı var” der.
Özellikle Sam ile kızı arasında geçen diyaloglar çok etkileyici ve ezber bozucudur. Lucy büyüdükçe sorular sormağa başlar. Sam, bu sorulara mantıken sorunlu ama son derece soyut ve şiirsel cevaplar verir. Bazen de, insanların yaygın bir norm haline getirdiği ilkeleri sarsan, sorgulayan sözler eder.
Mesela şu diyaloğa bakalım:
“Sam: John Lennon da küçükken annesini kaybetmiş. Annie, (Sam’in komşusu) Tanrı’nın bazen özel insanları erken aldığını söylüyor.
Lucy: Baba, böyle olman Tanrı istediği için mi yoksa bir kaza mıydı?
Sam: Ne demek istiyorsun?
Lucy: Demek istediğim, sen farklısın.
Sam: Fakat ne demek istiyorsun?
Lucy: Sen diğer babalar gibi değilsin.
Sam: Özür dilerim, üzgünüm. Evet üzgünüm. 
Lucy: Sorun değil baba, önemli değil. Özür dileme, ben şanslıyım. Kimsenin babası parka gelmiyor.
Sam: Evet biz şanslıyız, şanslıyız değil mi? (…)”

 
Sam, Lucy’yi büyütürken akşam uyumadan önce mutlaka kitap okumaktadır. Okuduğu kitaplar, kendi zekâ yaşına karşılık gelebilenlerdir. Lucy, bir adım öne geçtiğinde kitap ve onu okuyan baba zorlanır. Bu sürecin bir anında yine bir gerilim yaşarlar. Lucy ilkin kitabı anlayamadığını çünkü aptal olduğunu söyler. Sonradan babasını üzmemek için yaptığı anlaşılır. Sam, kitabı okurken zorlanır, kızının ise zorlanma taklidi yaptığını hissedip çıkışır. Bir tartışma yaşarlar. Sonu yine tatlıya bağlanır.
Kız büyüdükçe babasının durumunu anlamağa, zaman zaman sorgulamağa çalışmaktadır. Bu süreçte, zaman zaman benzeri tartışmalar ve gerilimler yaşamaktan kurtulamazlar.
Sam, durumu gereği oldukça takıntılı, alışkanlıkları konusunda ısrarcıdır. Örneğin yemeğe gittiklerinde Sam; hep aynı gün, aynı lokantada, aynı şeyi yer ve kızına da yedirmeğe çalışır. Lucy bir kezinde duruma itiraz eder, yine sert bir tartışma yaşanır.
Bütün bunlara rağmen Lucy, babasının durumunu fark eder, kabullenir ve ona aşırı biçimde bağlanır.
Seyirciyi pek çok sahnede gözyaşlarına boğan filmin ilginç bir diyaloğu, Sam ile avukatı arasında yaşanır :

 

“ (…)

Sam: Evet ama denedim, çok denedim.
Rita: Daha fazla dene!
Sam: Evet ama bilmiyorsun, bilmiyorsun!
Rita: Neyi bilmiyorum?
Sam: Deneyip deneyip deneyip hiçbir zaman başarmanın yakınına bile yaklaşamamanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsun! Çünkü sen kusursuz doğdun, bense böyle.
Rita: O, öyle mi?
Sam: Senin gibi insanlar bilmez…
Rita: Benim gibi insanlar?
Sam: Senin gibi insanlar canının yanmasının nasıl bir şey olduğunu bilmez. Çünkü senin duyguların yok. Senin gibi insanlar hiçbir şey hissetmez!
(…)” 
Filmin en şanslı yanlarından birisi, kuşkusuz ana karakter olan Sam’ı oynayan Sean Penn’in oyunculuk performansıdır. Filmin anlatımına ciddi anlamda katkı veren bu üstün oyunculuk, iletiler açısından gerçeklik efektini de güçlendiriyor. Penn, bir söyleşisinde beş-altı ay kadar bu haldeki insanları gözlediğini, izlediğini, okuduğunu ve dinlediğini; evinde kendi kendine sürekli çalışmalar yaptığını söylüyor. Bunun gerçek olduğunu filmdeki performansı yeterince gösteriyor. Gerek fiziksel gerekse psikolojik tepkileri, jest ve mimikleri son derece inandırıcı ve gerçeğe uygun. Bu da filmin dibindeki iletilerin gerçekliğini besliyor.
Filmin ana iletisini, “zekâsını kurnazlıkta ve yıkımda kullanan yetişkinlerdense, saf ve temiz kalma uğruna düşük zekâlı olmak evladır” biçiminde niteleyebiliriz. Tabi aslolan, yetişkinlikte de çocukluğun büyüklüğünü koruyabilmektir. Film bir alt ileti katmanında ise bunu bize öğütlüyor.
Sean Penn‘in ne kadar inanılmaz başarılı filmlere imza attığını daha önce de anlatmıştık. I am Sam, Sean Penn’in aktörlükteki tüm maharetlerini en muhteşem şekilde aktardığı filmlerin başında gelir. Benim Adım Sam adıyla Türkçe’ye çevrilen bu film, en taş kalpli insanı bile derinden etkileyebilir, gözyaşlarına boğabilir, kalbindeki taşı söküp atabilir.
Zihinsel engelli bir babanın son derece zeki olan küçük kızı Lucy 7 yaşına geldiğinde, artık onun ihtiyaçlarını karşılayamayacağı gerekçesiyle yanından alınmasına karar verilir. Ama Sam’in kızı Lucy ile arasındaki sevgi bağı, beyaz gömlekli adamların gücüyle savaşacak kadar kuvvetlidir. Bu muazzam filmi izlemeniz için onlarca sebep sunabiliriz. Fakat sadece filmin replikleri bile çok şey anlatabilir…
Lucy büyüdükçe sorular sorar demiştim. Bu sorular, düşünmeğe sınır tanımayan, soyutlama yeteneği henüz gelişmemiş olsa da son derece zengin çağrışımlar içeren çocuk aklının sorularıdır. Sorular kadar babanın cevapları da ilginçtir:
“ (…) Baba, kar neden kaybolur?
Çünkü kar… Çünkü kar kaybolur.
Baba, hardal neden yapılmıştır?
Çünkü… Sarı ketçaptır.
Baba, neden adamlar keldir?
Bazen keldirler çünkü kafaları parlaktır ve saçları yoktur.
Baba, yalnızca kızlar mı yalnızdır yoksa yalnız erkekler de var mıdır? Varsa onlara ne denir?
Onlara ‘Beatles’ denir.
Baba kar niye tane halindedir?
Çünkü kar, kar tanesidir.

 

Baba güneş niye sarıdır?
Ee çünküü üstünde sarı ketçap var.

Baba niye erkekler kel olur?
Çünkü bazen kafaları parıldar ve kafalarında saç yoktur, yani kafaları biraz da yüzlerinin devamı gibidir.

Baba şu benekli böceklerin Lucy olanları da var mıdır? Yoksa hepsi oğlan mı? Ne deniyor onlara?
O uç uç böceği

Baba gökyüzü nereye kadar uzanıyor?

Ay niye beyaz?

Baba güneş niye hep aynı yerden doğar?

Baba ben büyüdükçe daha çok sana mı benziyorum anneme mi? (…)”

Yine Sam’ın bazı sözleri, temiz kalpli bir insanın bu dünyada nasıl zorluklarla yüz yüze gelebileceğini ima ediyor:
“ (…) Her sabah uyanıyorum ve hayal kırıklığına uğruyorum. Sonra etrafıma bakıyorum ve herkes ilerliyor. Ama nedense ben yapamıyorum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım asla yeterli olmuyor. (…)”
“Bir oğlunuz var. Rita Rothman…
Eğer onu sizden alırlarsa…
Çok hızlı konuşan bir avukat tutar mıydınız?”
“İnsanlar akıllı olmadığın için endişeleniyor.”
Bunları uzatabiliriz. Aynı sonuca çıkıyorlar.
Filmin bir başka yönü ise, Sam’ın Beatles takıntısından dolayı, bu grubun şarkılarına, müziğine fazlaca yer vermesi. Bu da filmi, oluşturmağa çalıştığı duygusal/dramatik dünya açısından destekliyor.
Benim Adım Sam, bize, hukuk ile insanî duygular ve manevî değerler arasında zaman zaman beliren çatışmaların da ancak sevgiyle alışabileceğini anlatıyor.
Küçük oğlum Ali de benzer bir sorunu yaşıyor. Ve sözüm ona donuk zekâ olarak nitelenmesine rağmen, zekâsını asla çıkarcılıkta, kurnazlıkta kullanmadığı için bize hep baskın çıkıyor.
Hâsılı bize iyiliği ve güzelliği öğütlüyor. 
_______________ 
(Kalemlik'in 5. sayısından) 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir