Çiçekleri Yemek Yasaktır!

ELİF ZARİFOĞLU

Çiçekleri Yemek Yasaktır!

-Doktor bey büyüyor, o kadar çok büyüyor ki boyumu geçiyor. Mutfak tezgâhının altında bir boşluk var oraya giriyor küçülerek, çıktığında dev gibi olup üzerime geliyor. 65 metrekare evin içinde koşturuyorum arkamdan geliyor diye, o kocaman açıyor gözlerini.
+ Onu ilk ne zaman görmeye başladınız?
– Onu hep rüyalarımda görürdüm, uyandığımda her yere bakardım rüya olmadığına inanmak için.
+ Anlamak istediğim, onu ilk olarak ne zaman rüya dışında görmeye başladınız, ya rüyada görüyorsanız hala? Olamaz mı?
-Hala rüyada gördüğümü düşünsem burada işim ne doktor bey, kabalık etmek istemem ama bence siz biraz dinlenin. Sizin de onu görmmeniz pekâlâ mümkün.
 +Tamam, öyleyse bugünlük bu kadar yeter evlerimize gidip biraz dinlenmek doğru olacak sanki. Haftaya görüşmek için randevu almayı unutmayın. İyi haftalar.
 
Onu ilk  ne zaman gördüğümü soruyor ne farkeder ki, kimi gördüğümü sormuyor neye, benzediğini sormuyor bence o da tanıyor biliyor, görüyor. Belki de benim buraya gelmemi O istiyordu. Herkesin kendi korkularından besleyip büyüttüğü soyutları vardır. Bu adam o soyutlarını yok etmek için bu kılığa bürünmüş olabilirdi. En nihayetinde herkesin korkulardan yediği hiçe sayılamaz bir ekmek vardı.
 
+ Selam, abonman öğrenci lütfen… Teşekkürler.
 
Allahım! Ben asla bunu düşünemezdim. Kırk yıl düşünsem taşınsam bir gün sokakta insancıkların maskeleriyle dolaşmak zorunda kalacağını, şu güzelim bahar gününde, trafikten uzak kuş cıvıltıları içinde bile. Ya dün gördüğüm şey neydi? Ekmek sırası bekliyordu insanlar birbirlerinden azami derece gayretle uzak durarak. Her zaman iş çıkışı gördüğüm evimdeymişim hissi veren o meydanda dün insanların mutsuz, bitap ve maskeli bekleyişleri beni bitirecekti. Eriyip gitmem an meselesi diye korkmam neydi Allah’ım? 
İlk ne zaman gördüm onu? Aklım hep onun o kolları arasında mengenede sıkışıp kalmış gibi.
 
Maskesizdik ama tehlike kapımızdan içeri adım atmıştı işte, kapalıçarşıda çalışan o çocuktan uzak duran kızı gördüğümde. Birtakım söylentilerden korkulmuştu. Kapalıçarşı esnafı olduğu anlaşılan herkesten kaçma gereksinimi duyduran birtakım söylentiler işte.
Korkumuz bir elin parmağını çoktan geçerdi. Çok korkumuz vardı. Dile gelenler ve gelmeyenler, bağırılanlar, susulanlar. Hepsi ham korkularımızdan yapılmıştı. Benim pskiyatrla görüşmem hamlığımndandı belki. Ama O beni pişiriyor, kaynar kazanlara atıyor. Söylesem kimse inanmaz ama depremim oluyor. Lütfen bu bulaşmasın.
 
 Daire 2 zili parmağımın ucunu kemiriyor. Artık kemirmekle hakiki bir derdim var.
 
+Kim o?
 
-Sorma! Diye cevaplıyorum.
Kapı açılıyor.
 
+Erken çıkmışsın.
 
-O adama gitmek istemiyorum artık halden anlamıyor. Söylediği şeyler teoriden ileriye gidecek olgunlukta değil.
 
-E Murat Bey hakkında da aynı şeyi söylemiştin. Sorun kimde acaba?
 
+Bende ne var? En azından beylik okul teorisyenlerinden, kitaplarda ne yazıyosa öpüp başımın üzerine koyanlardan değilim. Asla kafa yormuyorlar, gayet sakinler hiç korkmuyorlar. Hoşlanmıyorum o, “tamam sevgili akıl hastası sizin problemizi zamanla çözeceğiz” tavırlarından.
 
Neyse ki konu daha fazla uzamadan noktalandı. İşin sonu idealizme dair birçok kafa yoruşun baltalanması olacaktı. Karmakarışık bir dönemden geçiyor oluşumuzun bahanelerimize sirayeti çok hızlı bir ivmeyle göz önünde. Çünkü derdimiz varsa eğer kendimize birçok çiğliği mübâh görebiliyoruz. Çevremiz buna katlanmak zorunda, eğer katlanamıyorsa bu bize onların ayıbıdır, net. Bunu son zamanlarda çok güzel kullanıyor oluşum benim gayretim dışında şükür ki. Tabii bu düşünceler beni O’ndan asla uzaklaştırmıyor.
O’nu anlamanız çok kolay aslında, bunları size heveslerimin bana neye mal olduğunu bilin diye anlatıyorum. Aslolan kargaşanın zihnimizde ne büyük badirelere sebep olduğunu benim kadar anlayın. Evet, o her gün beni korkusuyla uyandıran şey benim rutin kaosum. Dahası buna izin veren de benim. Onu doğuran ihmalimi, “aman ne olacak canım” gününü kafamdan atamıyorum. Dahası bana bahşettiği bu korkuyla daha ne kadar böyle yaşarım bilmiyorum.
 
Ben çok kötü bir şey yaptığımın farkına, başıma çok kötü bir şeyin gelmesiyle ayıldım. Onca yasağa, onca uyarıya rağmen kocamın akbilini yanıma alarak otobüse binip çömlekçiye, oradan da botaniğe gittiğimi söylemenin zorluğunu tahmin edin. “AA, ooo, yok artık n’aptın be kızım? Cahillik bu, deli cesaretini nereden buluyoruz” dediğinizi duyar gibiyim. Söylenen hiçbir şey O’NUN varlığından daha boğucu olamaz. Oysa öyle mutluydum ki çiçeklerin, bitkilerin arasında. Kauçuk senin, monstera benim, bak bir de tesbih çiçeği diye gezerken mutluluğumun zirvesindeydim yeryüzünde, o betonun üzerinde gezen minicik böceklere, karıncalara basmamaya gönüllü halim ve ben çok mutluyduk. Bu uyarılan, bu yasaklı ve bu ipe sapa sapa gelmez söz dinlemez mutluluğuma yazık oldu. Aslında hak etti de, bakmayın.
 
Evde kedi varsa eğer o çiçeklere bir süre alışması, yememesi için uyarmak gerekli. Bizimkine şifalı kedi nanesi aldım sever diye, suratına bakmadı. Onun yerine gidip balkondaki mineyi kemirmekten tuhaf bir haz duyduğunu anlamam beni müthiş öfkelendirdi. Uzak tutmalıydım bu nankör canlıyı o nazlı canlılardan. Evde hepimiz bu tuhaf varlığa imreniyoruz. Döne döne yatıyor nispet yapar gibi. Rahatlık kavramını bunların icat ettiği fikrine yakınlaştım. Bu benim fikrim. Şimdilik en müsait oda olan yatak odama kapadım çiçekleri.
Hala aklımın almadığı şeyler var, aklın alabileceği kılıflara sokması zor olan. Ben bunları anlatırken gözüm devekulağı bitkimin bir yaprağının daha açmaya çalışmasına takıldı. Coşkun bir törenden çok uzağa gittim. Her sabah hayretimi, O’nu, O’nsuz hayatı alarak rüyalarımdan uyanıyorum. Bu öyle çelimsiz, öyle halsiz bir his aslında.
 
O gün saatleri geçtikten sonra yatak odama adım atınca, kedimin bir top tüyünü bize teselli diye bıraktığını anlamamla, gözümü hastanede açmam arasında çok uzun bir zaman dilimi var. Çünkü bir türlü ayılamamışım, öyle diyor kocam. O akşam kendimi iyi hissedince eve geldik. Gece demeden gündüz demeden evin çevresine günlerce bakındık, aradık, sorduk. Ama yok! O günden sonra hep rüyalarıma girdi O. Küçüçüktü, telgraf çiçeğinin arasına gizlenmiş, çıkıp birdenbire büyüyordu ve kedimi yiyordu. Halsiz kaçmalarım eksik olmadı o günden beri. O minik örümcek öyle çok büyüyordu ki. Sanki yiyeceği nesnenin cüssesine göre yapıyordu bunu. Ben hem çok korkaktım, hem de korkaklığın verdiği durdurulamaz bir güçle çok hızlı koşuyordum. Kolay lokma olmayacağım kesindi. Kocama, “ben güçlüyüm yakalayamıyor” dediğimde “içten içe yiyor seni, bu en kötüsü” dedi. O’nu birlikte inşaa ettiğimizi soğukkanlılığı sayesinde unutuyordu. Tehlike, korkularımızın da ham bir benzerlikte büyüyor oluşuydu. İnsanlığımız nisyanında.
 
Ya kedim? Korkusu, kucağa alınıp sevilmekten öte olmayan kedim. Kedim epey kiloluydu.
_______________
(Kalemlik dergisinin 2. sayısından)
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir