Pıt

AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR 

Pıt 

 
Çocukluğum, sadece bulunduğu odayı değil orada bulunanların içini  de parıldatan bir gaz lambası gibi. Işığı az da olsa yeter hem bize hem tüm aileye. Bir fırtına, bir ayaz, bir kaza görmeye görsün islenir, buğulanır, kararır, azaltır ışığımızı, yüzümüzün aydınlığını. Bir gaz lambasının yere konup etrafına papatya taneleri gibi sıra sıra dizilen evin büyüklü küçüklü çocuklarını düşünün. Herkes bilemediğini birbirine soruyor, soruların bazısı cevapsız kalıyor, arada ufak tefek muzipliklerle cevaplar veriliyordu. Lambanın fitiliyle oynayıp zavallının bir anda sönmesiyle bir tomar azar yiyip köşemize çekiliyorduk. Okula kuş ve böcek sesleriyle kol kola gidiyor, kış zamanlarında kolumuzun altındaki bir yaş iki kuru odunu yüksünmüyorduk. Sobayı evde babam, okulda biz yakıyorduk. Evde hayat sabah namazıyla başlayıp tarhana çorbasının sobanın üzerinde kaynamaya başlamasıyla biz uyanana kadar devam ediyordu. Babam, odanın içindeki sonradan yapılma lavaboyu andıran küçük beton bölümde abdest alırdı, bu soğuk kış sabahlarında da sürerdi. O çağlarda benim için baba demek, kışın ayazında abdest almak ve sabahın köründe biz üşümeyelim diye soba yakmaktı. Gün, yazılı olmayan günlük işler taksimatıyla devam ediyordu. Kimimiz kuzuların peşinde, bazılarımız tarlada, küçük kız isek anamızın yanında aşçı yamağı oluyorduk. Oyuncaklarımızın birçoğunu kendimiz yapardık: Bilyeli arabalar, kamıştan sepetler, çayır otundan taçlar, pancardan kamyonlar, lastik ayakkabılarının eskilerinin topuklarından tekerlekler, daha neler neler… Oyuncak kullanımında muntazam bir hiyerarşimiz var. Bütün oyuncaklar çok titiz kullanılıyor, kirlendiğinde kız kardeşlerimiz onları bir güzel yıkıyor ve büyüyen çocuklar, onları bir alt kuşağa miras olarak bırakıyordu. Hiçbir oyuncağımı saklamadım bu yüzden. Oyuncaklar bütün çocukların ve büyüyemeyen herkesindi. Defterlerimizin tek sayfasının boş kalıp atıldığını da hatırlamam. Ölçüleri tutan kullanılmış defterlerin boş sayfalarını birleştirip diplerini kayısı zamkıyla yapıştırdıktan sonra yeni defterler kazandırırdık çocukluk dünyamıza.    
Bir kalem, bir defter, bir boya insanların hayatını ne kadar etkileyebilir, ne kadar değiştirebilir? Bir keresinde kardeşlerimizden biri okul yolunda yeşil bir pastel boya bulmuştu. Bu yeşil boyanın siyah beyaz resim repertuarımız için ne denli bir zenginlik getirdiğini tahmin edersiniz. Gözümüz gibi sakladık onu. Herkes karakalem resimlerinin sadece bir bölümünü yeşile boyayabilir, diye tasarruf tedbirli bir kuralımız vardı. Ben bazen hayalimdeki iki katlı evin çatısını yeşile boyuyordum kimi zamanda okul yolumun etrafını. Babamın Kâbe resimli seccadesini de yeşile boyadığım zamanlar oldu. Yeşil boyanın ömrünü nasıl uzatırız, onun hesabını yapıyorduk sanki. Tarlada çalışan ırgatlara su dağıtan yürek soğutan vazifeli gibi yeşil boya da eski resim defterlerimizin arasında dolaşıyor, siyah beyaz dünyamıza bir nefes, bir ferahlık penceresi görevi yapıyordu.
Günlerden bir gün misafir var evde. Babam ve anam büyüklerle sohbet ediyor, ablalarımdan biri dağ çayı kaynatmış, yanında tarhana ve kuru üzüm hazırlamıştı. Biz de kapıya yakın bir yerde oturmuş büyüklerin konuşmalarına kulak misafiri oluyorduk. Büyüklerin konuşmaları ve ablamın odaya giriş çıkışında tahta kaplamalarının gıcırtıları dışında odada pek ses yoktu. En küçüğümüz Münire’nin elinde gördük yeşil boyayı  bir ara. Evin üst köşesinde tahta döşemenin üstündeki kilimin köşesini kaldırmış boyayla bir şeyler yaptığını görebiliyorduk. Bütün kardeşler normal ev ortamındaki bakışlarımız arasında yeşil boyayla oynayan Münire’yi de takip etmeyi ihmal etmiyorduk. Bir ara Münire, hepimizin gözüne tek tek baktı ve uzun bir süre hareketsiz durdu öylece. Misafirler gider gitmez Münire’nin başına toplandık. Münire’nin yüzü kızarmış, gözleri ağlamaya hazır çeşme gibi.
            -Ne oldu kuzum anlat?
            -Şeyy…Yeşil boya tahtaların arasına düştü.
            -Nasıl oldu?
            -Pıt dedi.
Kimimiz şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bazılarımız Münire’nin oracıkta canını almayı düşünüyor, tüm sermayesi erimiş buz satıcısı gibi çaresizce birbirimize bakıyorduk. O gece hepimizin rüyalarına girdi yeşil boya. Yine yeşile boyalı resimler yaptık uykumuzun en derin yerinde. Münire, bu davadan ceza almadı, en küçük olmanın dokunulmazlığıyla tek celsede beraat etti. O günden sonra içimizde bir buruklukla evin o köşesine daha çok oturduk, kilimi kaldırıp tahtaların arasına kaç kere baktık, bunlar olurken Münire ile kaç kere göz göze geldik bilmiyoruz. İçinde yeşil olmayan resimlerimiz çoğaldı. Birbirimize bile göstermiyorduk resimlerimizi. Yitik zordur, derler. Ne zormuş ki yeşilin büyüsü bir bulut gibi üstümüzde geziyor, elimizi uzattığımızda çabucak yok oluveriyordu.
Bir akşam babamların kapı komşularımızdan birine gideceklerini duyduk. Komşumuzun askerdeki oğlu tezkereye gelmiş, geldiği hafta da yine başka bir komşumuzun birinin kızıyla sözünü kesmişler. Bizimkilerin akşam evde olmayacakları kesinleşince oturduk, ortak bir plan yaptık. Plan basitti. Abim tarla malzemelerini koyduğumuz kulübedeki keseri alacak, yeşil boyanın üstündeki ahşap döşemelerden birini sökecek ve biz kaybolan sermayemize kavuşacaktık. Ortanca kardeşim gözcü olacak, ben de ekibin bir üyesi olarak moral ve malzeme desteği verecektim. Babamlarla giden Münire de döndüğünde içini kavuran vicdan azabından kurtulacaktı böylece. İz bırakmamalıydık, eğer döşemelerin birini yerinden doğru çıkarıp yerine koyamazsak yenisini yapamazdık, yapsak bile bu iş saatlerimizi alırdı. Plan için her şey hazırdı, babamlar gitmiş, malzemeler hazırlanmıştı. Malzemeler derken topu topu bir inşaat keseri. Abim, döşemenin çivilerini kanırtıp keserin delikli yeriyle onları çıkarmayı sonra da aynı şekilde yerine koyup sabitlemeyi teklif etti. Mantıklıydı, bu iş hem zaman hem de malzeme tasarrufu sağlardı. Döşemeyi sökmeye başlamadan eğildi ve zemine elini vurup kulağıyla da evin tabanıyla mesafesini tahmin etmeye çalıştı. Hepimiz bir marangoz ustalığı pozlarına bürünen abimi hayranlıkla izliyorduk. Birazdan döşeme kalkacak, yeşil boya bize gülümseyecek ve kışımız bahara çevrilecekti. Sonunda döşemeyi yavaş yavaş kaldırdık ki ne görelim. Açtığımız yerde yeşil boyadan eser yoktu, üç beş fare pisliğinden başka bir şey görünmüyordu. Eğer yeşil boya ayaklanıp yürümediyse o alçak fareler, bizim sanat sermayemizi yok etmişlerdi. Üzgündük. Mevsim kara bulutlu ve zifirikaranlıktı. Operasyon başarısızlıkla sonuçlanmış, şef ekipmanları toplamak için çoktan talimat vermişti. Renklerini yitirmiş mevsim kuşları gibi eli boş döndük yuvalarımıza.
Sonraki yıllar yine çok kez resimler yaptık kardeşlerimizle. Çiçekler, pencereler, türlü türlü ağaçlar, kırılmamış umutlar biriktirdik ellerimizle. Yeşil, hatta başka renklerde de boya kalemlerimiz oldu ancak hiçbiri pıt diye düşen yeşil boya kalemi kadar güzelleştirmedi çayırları, yaprakları, çatıları ve sarı kızların yeşil gözlerini.
Şimdi evin o köşesinde ne zaman otursam, o yeşil boya kaleminin orada durduğunu ve bizi beklediğini düşünürüm. Farelere düşmanlığım biraz da bu sebeptendir. Tahta her döşemenin altına belki eski zamanlarda bir boya kalemi düşmüştür. Bu yüzden karakalem resimleri yeşil boyasız hep biraz eksiktir. Kaybolan her boya kalemi, kalbimize pıt diye resimler çizmiştir. Yeşil boya, çocukların dünyaya yeşil bakan gözleridir. Yeşil bir kalem, hepimizin düşleri, toprak evlerin, kalabalık sofraların, çok kardeşlerin ortak kaderidir. 
_______________ 
(Kalemlik'in 5. sayısından) 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir