Sonsuzluk Treni

SERPİL TUNCER 

Sonsuzluk Treni 

 
Bir türlü uyku tutmadı. Çatıda öten baykuş içimi baydı. Yatağımdan kalktım. Bahçedeki asmanın altına oturup, yıldızları izlemeye başladım. Kasabanın hayli dışında kalır evim ve fazlasıyla sessiz.  Alışkınım bu ölü sakinliğine ama bazen sessizliğin kendisi de beni uyutmuyordu ya, neyse.
 
Pek dâhiyane olduğunu söyleyemesem de aklıma bir fikir geldi. Tren raylarının kenarındaki yolda, uzun bir süre yürürsem, yorulacağımı ve yorgunluk sonrası uyku bastıracağını düşündüm. Böylece atım kendimi dışarıya.
 
Gece yürüyüşüne çıkmak güzeldi. Çimenlere çiğ düşmüştü ve sıcak yaz gecesini, gökyüzünün yarısını kaplayan dolunayın parlak ışıkları aydınlatıyordu. Raylar ışıldayarak ileriye doğru tek çizgi hâlinde kesişiyor ve zifiri karanlıkta kayboluyordu.
 
Derken… Bir ses duydum. O da ne?  Sağa sola şaşkın şaşkın bakındım sonra da kolumdaki saate… Tam bir’i gösteriyordu.  “Gecenin bu vakti hayrola?” diye sayıkladım kendi kendime.
 
Ses öylesine yükseldi, öylesine yükseldi ki kulaklarım patlayacak gibi oldu. Raylar sallanmaya ve derin derin uğuldamaya başladı. Kulaklarımı ellerimle kapadım ve olduğum yere çökerek çığlık atmaya başladım.
 
Kafamı kaldırdığımda, ışıklı bir demir yığınının, hızla önümden geçtiğini gördüm. Treni görmemle görmemem bir oldu. Ne çabuk da gözden kaybolmuştu. Yıllar yılı, geçip giden trenleri izlemiş, ancak bu denli hızlı gidenini hiç görmemiştim. Şaşkındım. Hem de çok.  Bir anda ortadan kaybolan trenin arkasından bakakaldım.
 
İçimi bir korku almıştı. Bacaklarım titreyerek gerisin geri eve döndüm. Yatağıma uzandım, trenin görüntüsü hâlâ gözlerimin önünden gitmiyordu. Bu saatte buradan tren asla geçmezdi. Hadi geçse tren geçerdi; o geçen ışıklı demir yığını da neydi öyle? Trene de benzetememiştim. Güçlü, şimşek hızında bir şey saniyeliğine akmıştı gözlerimin önünden. Düşünceden düşünceye akarak ve bildiğim bütün duaları okuyarak sabaha erdim.
 
Güneş yükselmişti ki ancak uyanabildim. Günlük işlerimi yaparken, dünkü gördüğüm o ışıklı treni düşünüp durdum. İçimi saran merak çığ gibi büyüyordu. Bu gece, yine aynı saatte raylara doğru yürüyecek ve o ışıklı trenin geçmesini bekleyecektim. Ağaçların arkasına gizlenip, treni gözleyecektim. Bu sefer, gözlerimi dört açacaktım. Kafama koymuştum. Ne göreceğimi çok merak ediyordum.
 
Gece olmak bilmedi. Nihayet vakit geldiğinde aynı saatte tren yoluna çıktım. Geniş gövdeli meşe ağaçlarının arkasına sindim. Şimdi treni beklemekteydim. Saat gecenin tam bir’iydi. Dünkü vaktin aynısı. Pürdikkat rayları gözlüyordum. Geldi ve geçti tren, bir ışık haresinin yanıp sönmesi gibi kısacık bir zamanda kulakları sağır eden bir sesle gürleyerek ortadan kayboldu. Hepi topu bir flaş patlaması gibi geçen sürede, gördüğümü sandığım şeyi, aslında tam anlamıyla yine görememiş olduğumu fark ettim. Kahretsin! Yine kulaklarım duymuyor, beynimde bir uğultu dolaşıp duruyordu. Yarın sabah erkenden kasabaya inip, istasyon şefi Bilal ile konuşmalıydım. Bilal’e gecenin bir’inde sefer olup olmadığını ve bir trenin, nasıl olup da böylesine hızlı gittiğini sormalıydım. Anlamsız bir yığın soru kafamdan geçerek yine evime döndüm.
 
Sabah, iyi bir kahvaltı yaptıktan sonra sırt çantama güneş gözlüklerimi, şapkamı ve cep telefonumu koyarak yola çıktım. İstasyon, yürüme bir saat uzaklıktaydı. Kestirme yollardan gitmek yolu kısaltacağından sarp patikalara vurdum. Kimi zaman gölgede kimi zaman da güneşin parlak ışıkları altında yürüyerek istasyona vardım.
 
İstasyon Şefi Bilal, kocaman göbeğini güçlükle sığdırdığı üniformasıyla istasyonun girişinde duruyordu. Heyecanla yanına gittim. Bilal’e gördüğüm tren benzeri nesnesi tanımlayarak, sesinden ve hızından bahsettim. Bilal, böyle bir tren görmediğini ve hatlarda da o saatte geçen bir tren seferinin bulunmadığını söyledi. Israr ettim. Tekrar tekrar anlatım. Bilal, bir ara yüzüme öyle bir baktı ki, bana olan bakışlarından akıl sağlığımı sorguladığını hissettim. Bakışları yetmezmiş gibi eliyle sen delisin anlamına gelen o küstah işareti yaptı. Sinirlendim. Adamın yüzüne karşı “Sen de kimsin? Emekliliği gelmiş de geçen bunak! Şef bozuntusu sen de!” diye söylendim. Konuşurken Bilal’in yüzüne birkaç damla tükürük de fırlatmış olabilirdim. Sinirlenince hep böyle konuşurum ben. Bilal’in hakaretlerimi duymazdan gelmesi beni adamakıllı zıvanadan çıkardı. Ya sabır çektim içimden. Ya sabır! Ne gördüğüme emindim ve kendimce akıl sağlığım da yerindeydi. Öylesine hiddetlenmiştim ki istasyona gitmişken marketten alacaklarım olmasına rağmen, almadan gerisin geri eve döndüm.
 
O sinirle kendimi yatağa attım. İkindiye kadar uyudum. Uyandığımda da yataktan çıkmadım. Uzun süre, geçirdiğim o garip iki geceyi, gördüğümü sandığım o treni ve bana deli muamelesi yapan istasyon şefini düşündüm. Ne diye adamın yüzüne bir tokat patlatmamıştım ki? Bu gece yine o treni bekleyecektim. Yok yok… Daha fazlasını yapmayı planlıyordum. Trenin önüne bir ağaç kütüğü koyacak ve böylece treni raydan çıkartacaktım. Eğer gerçek bir trense mutlaka raydan çıkardı, ancak, bu durum bir faciaya neden olabilirdi. Vicdanım sızladı ama akıl sağlığımı ölçmenin başka bir yolu da yoktu. Issızlıkta kimsenin beni görmesi mümkün değildi. Zaten Bilal de söylemişti. O saatte böyle bir tren seferi yoktu. Hem Bilal’e göre ben artık ‘delidir ne yapsa yeridir’ dediklerindendim.
 
Gece aynı saatte, aynı yere gittim. Ormandan bulduğum kalınca bir ağaç kütüğünü peşimden sürükledim.  Kütüğü rayların enine doğru yerleştirdim. Kütüğün kalınlığı treni pekâlâ raydan çıkartmaya yeterliydi. Beklemeye başladım. Az sonra onlarca insan etrafa dağılmış olacak, sabah olduğunda televizyonlarda ve bütün ülke basınında trenin raydan çıkması ile ilgili haberler sürmanşetten yer bulacaktı.  Trenin boş olmasını ve mümkünse bir yük treni olmasını diledim. Onca insanın ölümünü vicdanım kaldırmayabilirdi.
 
İşte! Zamanı gelmişti. Kalbim kaburgalarımın arasından fırlayıp gidecek gibi oldu. Ayaklarım titriyordu ve gözlerimi kapatmıştım, az sonra olacakları görmek istemiyordum. Sessizce saydım. Bir, iki, üç… Gürültü ve sarsıntı başlayınca içimi bir pişmanlık aldı. “Keşke” dedim içimden, “Keşke yapmasaydım.” 
 
Gürültüden yer yarılacak gibi oldu. O güçlü, muazzam ışıkları, gözlerim sıkı sıkı kapalı olmasına rağmen fark edebilmiştim. Derken… Yine ıssızlıkla baş başa kalmıştım. Saklandığım geniş ağaç gövdesinden başımı uzattım. Şaşkın şaşkın raylara bakıyordum. Ağaç kütüğü yerinde duruyordu.  
 
Böyle bir durumun olmasına imkân yoktu. Genel geçer fizik kurallarını düşündüm. Tüm fizik kanunları altüst olmuştu. Kütük sürüklenmemişti, ortadan ikiye ayrılmamıştı. Tren raydan çıkmamıştı, üstelik yine bir flaş çakması gibi geçen sürede gözden kaybolmuştu. Kütüğü rayların üzerinden tekrar kaldırdım. Gördüğümü sandığım şeyin bir hayal olacağını iyice kanıksamıştım. Bu hayalet bir tren olmalıydı ya da İstasyon Şefi Bilal’in hakkı vardı. Yıllarca, kasabadan uzakta tecrit edilmiş bir hâlde yaşamaktan akıl sağlığımı yitirmiş olmalıydım. Yorgun omuzlarım iki yanıma düştü. Çimenlerin üzerine diz çökmüş derin derin soluyordum. Ormanda yalnız başına gezinen kurtlar gibi uluyarak ağlamaya başladım. Paniğe kapıldım. Korkuyordum. Bilinmeyen varlıklar tarafından takip edildiğimi düşündüm. Koşar adım eve geldim. Yine yorganı başımın üzerine çektim ve derin derin soluk alıp verirken hapsolduğum o koyu karanlığın içinde düşünmeye başladım. Kâbuslar gördüm. Terden yatağım sırılsıklam olmuştu.
 
Ertesi sabah yataktan kalkmadım. Bütün günü hasta yatarak geçirdim. Kendimi sürekli uyumaya zorluyor, yaşadıklarımın bir rüya olmasını diliyordum. Bu kötü bir düş değilse eğer ne olabilirdi? Aklımı yitirip ölmektense intihar fikri daha cazip geliyordu. Öyle ki, bu akşam, trenin önüne atlayacaktım. Can vereceğim o kısacık zaman dilimi içinde gördüklerimin aslında ne olduğunu kesinlikle anlayacaktım. Yok, eğer hayatta kalırsam; o ışıklı trenin tamamen kendi kafamda kurduğum şizofrenlik bir düş olduğuna inanacak ve böylece İstasyon Şefi Bilal’e gidip, en kısa sürede akıl hastanesine yatacağımın müjdesini verecektim.
 
İntihar için hazırdım. Ne yedim ne içtim. Kimsem olmadığı için yazacağım bir vasiyetim de yoktu. Oturduğum bu küçük evi bir hayır kurumuna bağışlayabilirdim ama şimdilik kafam çok karışıktı. Dostlarıma veda mektubu yazmaya niyetlendim ama kalemi kaldırıp iki satır yazı karalayacak hâlimin olmadığını fark edince vazgeçtim.  Akşam olduğunda kendime sevdiğim yemeklerden oluşan bir sofra donattım. Bu benim son yemeğimdi. Üzerine de bolca adaçayı içtim. Çıkarken evime son bir defa daha baktım. Uzun bir bakıştı bu. 
 
İşte birazdan… Aklımı karıştıran bunca sır açığa çıkacaktı. Hızla koşmaya başladım. Vakit daralıyordu. Tren yoluna geldiğimde bütün cesaretimi toplayıp rayların üzerinde kollarımı açıp beklemeye başladım. Saate baktım. Fosforlu sayılar gece görüşünde ayna gibi parlıyordu. Saat tam bir…
 
İşte geliyordu. Ayaklarımın altındaki toprak zangır zangır titremeye başladı.  Çığlık atmak istedim. Yaptığımın bir günah olduğunu düşündüm ve anlık bir pişmanlık içimi sardı. Kaçmak istedim, ancak ayaklarım sanki çivilenmişti, kımıldamıyordu. Büyülenmiş gibi uzaktan hızla üzerime gelen o güçlü ışığa bakıyordum.
 
Sonra… Zaman durdu sanki. O ışıklı trenle tam kafa kafaya gelmiştim ki gözlerimi kapadım. Havalandığımı hissettim. Bedenim yükselmişti. Kollarımı iki yanıma açmış, havada uçuyordum. Mıknatısın çekim gücüne kapılmış bir demir yığını gibi trenin önünde yükselmiş gidiyordum. Sonra… Tak diye düştüm vagonun içine. Trenin bedenime değmesiyle kendimi vagonun içinde bulmuştum. Ellerime, ayaklarıma baktım. Gayet sağlıklı görünüyorlardı. Gördüğüm bu görüntünün bitmesini yaşamımın olağanlaşıp normale dönmesini bekliyordum. Belki çimenlerin üzerindeydim belki de evimde… Ya da… Gerçekten bu trenin içinde. İyi ama buraya nasıl gelebilmiştim?
 
Oturduğum yerden ayağa kalktım. Başım dönüyordu. Tutunarak ön koltuğa doğru ilerleyip oturdum. Önce içinde bulunduğum vagonu incelemekle işe başladım. Elime değen ne varsa dokundum, hissettim, sıktım, yumrukladım. Dışarı çıkmak için yollar aradım. Tutunduğum her ne varsa eninde sonunda ışığa dönüşüyordu. Bırakınca tekrar eski hâlini alıyordu. Buradan çıkış yoktu. Artık iyice anlamıştım, ben bu trene hapsolmuştum.
 
Dışarısı dikkatimi çekti sonra. Göz kırpması kadar geçen zamanda gündüz geceye, gece de gündüze dönüşüyordu. Kışı yaz, yazı kış izliyordu. Görüntüler silik silik akıyordu baktığım pencereden. Bazen köyler görüyordum bazen de büyük şehirler. Her ne varsa anlık bir görüntüden sonra kayboluyordu. Görüntülerdeki kısalığı ve değişkenliği trenin hızlı gitmesine bağladım. Çok hızlıydık evet. Aklın alamayacağı sınırlar içinde yolculuk ediyorduk. 
 
Dev binalar yükseliyor, köyler çölleşiyordu. Uçan arabalar gördüm. Tuhaf geçitler, türlü taşıtlar… Vagonun penceresinde bir dünyanın yok oluşunu izliyordum. İnsanlar da değişiyordu. Daha uzun boylu, daha zayıf ve kafaları gittikçe büyüyen insanlar bir görünüp bir kayboluyordu. Açlık savaşları, su savaşları gördüm. Patlayan bombaların içinden geçtik. İnsanlar günden güne ölüyordu. Sayıları azalan insanları hayvanlar izledi. Sonra her yeri sarı kumullar aldı. Dünya çölleşmişti. Büyük binaların bir enkaz yığını hâlinde kaderlerine sessizce terk edildiklerini gördüm. Sonra denizler yandı ve kurudu. Artık gezegen, evimdeki televizyonda izlediğim belgesellerde anlatılan kızıl Mars’a benzemişti. Issız ve kimsesiz…  Kaynayan volkanları gökyüzünden düşen onlarca göktaşları izledi. Geride siyaha dönüşmüş çıplak kayalar kaldı.
 
Ve böylece dünya yok oldu. Saatlerce yanan volkanların içinden geçtik. Kararan güneş aydınlanmıştı. Kaybolan deniz yavaş yavaş geri geliyordu. Yeniden yeşillendi her yer. Etrafta gezinen dev yaratıklar gördüm. Dinozorlar görünmeye başladı tek tük. Derken mağara adamları gördüm. Buz çağının ardından yeniden insan, yeniden şehirler yükseldi. Savaşlar başladı. Bombalar patladı. Onca heyelan yıkım derken trene ilk bindiğimde gördüğüm manzaraların benzerlerini gördüm.
 
Anlamıştım. Dünya yeniden yıkılıyor, yeniden kuruluyordu. Kıyameti bir diğer kıyamet izliyordu.
 
Trense hep yol aldı. Burada acıkmak, susamak ve uyumak yoktu. Bütün insansı faaliyetlerim durmuştu. Şunu anladım ki insana dair belirgin özelliklerim yoksa gerçek bir bedene sahip değildim artık. Kanımca burada ölüm de olamayacaktı. Zaman geçiyor ve ben yaşlanmıyordum. Sakalım ve tırnaklarım uzamıyordu. Saçlarım aklanmıyordu.
 
Ben Sonsuzluk Treni’nde sonu olmayan bir zaman içinde kaybolup gitmiştim ve en korkunç olanı da sonumu kestiremiyor olmamdı. Sonu olamayan bir son beni bekliyordu.
 
Kendime şu soruyu sormadan edemiyordum. Neden ben? Ben varsam başkaları da var mıydı? Burada olmamın kime ne faydası ya da zararı olacaktı. Daha böyle kaç kıyamet görecek kaç kere daha insan ırkının yeniden evrilmesini seyredecektim. Tanrı benim hakkımda ne düşünüyordu? Dünya, defalarca doğup ölmekten bıkmayacak mıydı, bu duruma bir gün son verecek miydi? Sorular hiç bitmiyordu.
 
Yoruldum. Aklım, ışık hızında yol alıyorken başımı trenin camına dayadım. Tarifi olmayan binlerce ışık huzmesi gözlerimin önünden geçerken bedenimin ışığa dönüşmesini izliyordum.
 
En son gördüğüm; onlarca mağara adamının, ellerinde ok ve mızraklarıyla bir mamutu yere devirdiğiydi. Etraf, kalın bir buz tabakasının altında dehşet veren bir güzelliğe bürünmüştü. Dünya, insan ırkıyla yeniden tanışmıştı. Sonradan göreceklerimi tahmin edebiliyordum artık. 
 
(Kalemlik'in 4. sayısından) 
 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir